Genel

Yakınlık korkusu, İnsan Yakınlıktan Neden Korkar ? İlişkileri, işleri, yaratıcı eserleri Neden Yarım Bırakıyorum ? -2-

yakınlık korkusu

İnsan Yakınlıktan Neden Korkar ? İlişkileri, işleri, yaratıcı eserleri Neden Yarım Bırakıyorum ? Yakınlık korkusu

 

İnsan sevmek ve yakınlık kurmak isterken aynı zamanda bundan korkabilir, kendisini geri tutabilir.

Benzer şekilde insan çalışmak ve yaratıcı faaliyetlerde bulunmak isterken ancak tam yaklaşmışken yarım bırakabilir. Sevmekten ve yaratıcılıktan geri duran insanın çatışması sadece bireysel bir tembellik hali değil ilişkisel bir kaygı hali olabilmektedir. 

Çünkü yakınlık kurmak ilişkide “bütünlüğümüzü” göstermeyi gerektiren bir deneyimdir.

Kendimizi iyi ve kötü parçalarımızla bütün olarak kabul edemediğimizde yakınlığın getireceği ayan beyan ortada olma halinden de endişe duyabiliriz.

Benzer şekilde çalışmak da bir işle, eserle yakınlık kurmayı gerektirir ve kendimizdeki parçaları açığa çıkarır; yeterli olduğumuz kadar yetersiz olduğumuz şeyleri de gösterir.

Bir başarının elde edilmesi, bir ilişkinin devamlı olması için yalnızca istemek yeterli olmaz bununla birlikte olumsuza, onun getireceği zorluklara da yer açabilmemiz gerekir.

Aksi halde kendimizdeki ya da ötekindeki -kötü- ile karşılaştığımızda kendimizi geri çekebiliriz ve yarım kalma döngüsüne girebiliriz.

Bu sebeple neden hep yarım bırakıyorum, erteliyorum, sürdüremiyorum sorularına şu soru yankı olabilir; Kötü ile karşılaştığımda ilişkiyi sürdürebiliyor muyum ?

İnsan neden kötüye dayanamaz ? yakınlık korkusu ve olumsuzluğu tolere edememe

İnsanın iç dünyası da iyi ve kötü parçalara ev sahipliği yapar; hem sever (yaşam içgüdüsü) hem nefret eder (ölüm içgüdüsü), hem yapar hem yıkar…

Ve insan kendi kabul edemediği yıkıcı taraflarının hem kendisine hem de sevdiği nesneye zarar vereceğinden endişe duyar. Ve bir şekilde kendisinden, ötekilerden uzak tutmaya çalışır

Bunun yolu bazen kötüyü dışarıda aramak olur, bazen aşırı bir iyilik hali olur.

Ve devam edebilmek için kendi içindeki ve ötekindeki kötüye dayanabilmelidir. Mükemmel olamayacağına, yıkacağına ama onaracağına, onarılacağına güvenebilmelidir.

Fakat bu da yine ilişkisel bir beceridir çünkü ancak bizim -kötü-müze dayanabilmiş bir başkası ile kurulan ilişkide biz de kendi kötümüze dayanabiliriz.

Bizim yıkıcılığımıza dayanmış birine karşı hem şükran hem de anlamlı bir suçluluk duyabiliriz.

Bu da bizi onu onarma çabalarına götürür; yani sevmeye, üretmeye, çalışmaya..

Bunun aksine onun kötüsüne dayanamayan ilişkileri deneyimlemişse, saldırıları karşısında misillemeye uğradıysa kendi kötüsünü onarmak yerine kontrol altında tutmaya çalışır. İlişkilerine yıkıcılığını taşıyamaz.

Bu da yıkıcılığını daha da arttırır. Kötü ile karşılaştığında onu kapsayamaz; ya saldırır, yıkar, bozar, ya da zarar vermekten korktuğu için geri çekilir.

Onarma Çabaları ve Yaratıcılık

İnsanın onarma ve telafi etme çabasına girmesi yaratıcılığın temellerini oluşturur.

Yaratıcı insanların bir eser üretmesindeki önemli bir etken kendi kötülerine dayanmanın bir yolu olarak sanatı bulmuş olmalarıdır.

Üretemeyen, bir iş ortaya koymakta zorlanan insanlar görünürde “mükemmelliyetçilik”ten şikayet ederler ancak bu, onarma çabasına girememekle ilgilidir.

Yaratıcı faaliyetler için insanın kendi emeğini, yetisini bozguna uğratmayacak kadar hasetten ve yıkıcılıktan arınmış olması ve biraz da olsa suçluluk duyması gerekir.

Sonuç olarak insanın sevebilmesi, devam edebilmesi için mükemmel olmasına ya da tümüyle iyi olmasına gerek yoktur, iç dünyasındaki iyilerin (yaşam içgüdüsünün), kötüye (ölüm içgüdüsüne) galip gelmesi yeterlidir.

Pozitivist akımların “iyi düşün, iyi hisset” propagandasını anlamakla birlikte bunun tek başına yeterli olmayacağına inanıyorum. Yıkıcı itkileri şefkatle kapsanmadığı taktirde insan tek başına iyi düşünerek, iyi hissedemez. İyi hissetmek için iyi düşünmeye değil, kötümüze dayanabilen ilişkilere gereksinimiz vardır.

Bu sebeple bölünmeyen, sevebilen, üretebilen, gelişen bir toplum için; birbirimize karşı dayanıklı olmanın, olumsuzluklara karşı toleranslı olmanın, ilişkilerde sahici bir iyi niyetin, birbirimizi kapsayabilme kapasitemizi arttırmanın önemine gönülden inanıyorum.

Psikanalitik Terapi ve Yakınlık Korkusu

Psikanalitik terapide yakınlık korkusu, seansın kendisinde yeniden sahnelenir. Danışan, terapiste yaklaşmak ister ama aynı zamanda ondan uzak durur; tıpkı hayatındaki diğer ilişkilerde olduğu gibi. Bu mesafe, terapötik olarak anlamlıdır çünkü danışan bu şekilde “yakın olmanın tehlikesini” tekrar yaşar ama bu kez yıkılmadan, bastırmadan, terk edilmeden deneyimleme imkânı bulur.

Terapi, kişinin kendi içindeki iyi ve kötü nesnelerle yeniden karşılaşabildiği bir alandır. Terapistin dayanıklılığı — danışanın öfkesine, ilgisizliğine, suskunluğuna, idealizasyonuna, hayal kırıklıklarına dayanabilmesi — danışanın iç dünyasındaki “kötü nesnelere” de dayanabilmeyi öğrenmesinin temelidir.

Bu süreçte kişi, terapisti yok etmeden ya da ondan kopmadan, kendi yıkıcılığını tanıyabilir. Onarma çabasının ilk tohumu da burada filizlenir. Terapide sevgi, öfke ve suçluluk aynı anda var olabildiğinde, kişi hem kendi iç dünyasında hem dış dünyada daha bütün bir varoluşa yaklaşır.

Yarım bırakan, uzak duran, yakınlığı tehdit gibi hisseden kişi; terapide adım adım kendi yıkıcılığına, hasedine, suçluluğuna ve onarma kapasitesine temas eder. Böylece ilişkilerde ve üretimde sürekliliği mümkün kılan o içsel dayanıklılığı yeniden inşa eder.

Psikanalitik süreç, insanın “kötüyle karşılaşma kapasitesini” genişletir. Çünkü her gerçek iyileşme, ancak kötüyle karşılaşmaya ve onu dönüştürmeye cesaret edebildiğimizde başlar.

Kaynak: Melanie Klein, Haset ve Şükran.

 

Yarım Bırakma üzerine yazdığım bir diğer yazıma buradan ulaşabilirsiniz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir