Makaleler
YAŞAMA KARŞI İSTEKSİZLİK; ÖLÜM DÜRTÜSÜNÜN HAKİMİYETİ -2-
“Katı bir süperego, ölüm dürtüsünün ruhsallıktaki saf kültürüdür.”
S. Freud
Yaşama Karşı İsteksizlik, Ölüm Dürtüsünün Hakimiyeti
Hayat gözümüzün önünde akıp giderken onu tutamadığımızı hissettiğimiz, ona dokunamadan elimizden kayıp gittiğini izlediğimiz olur. Bazen bir ağırlık çöker, hevessizlik hakim olur. Keyif aldığımız şeyler keyif vermemeye, kurduğumuz bağlar anlamsızlaşmaya başlar. Ve hayat hareket edemeyecek kadar ağırlaşır..
Geriye dönüp baktığımızda birçok şeyi yarıda bıraktığımızı veya başlayamadığımızı, ertelediğimizi, yapmak istediğimiz şeyleri yapamadığımızı, aslında iyi giden bağlarımızı kopardığımızı görürüz. Buna bir sebep aramaya kalktığımızda da sorumluluğu atacak bir kötü buluruz veya pişmanlıklar ve suçlamalarla kendimize yükleniriz. Ancak yaşayamamak konusunda asıl belirleyici olan farkında olmadığımız bilinçdışı süreçlerimizdir..
Yaşamak istemeyen, yaşamakta zorlanan insan aslında ruhsal çatışmalarının baskısı altında kalmıştır ve hareket edemez hale gelmiştir. Yapmak istediği birçok şey olsa da yapamıyor, çok sevse de yaklaşamıyor, başaracak olsa da ilerleyemiyordur.
Psikanaliz bu tablonun ruhsallığın katı bir süperegonun baskısı altında kalmasının bir sonucu olduğunu söyler. Yani ruhsallıkta Yaşam dürtüsü olan zayıflamış ve Ölüm dürtüsü hakimiyet kurmaya başlamıştır.
Savaş Zamanlarında Keşfedilen Ölüm Dürtüsü
Freud ölüm dürtüsünden ilk kez bahsettiği Haz İlkesinin Ötesinde eserini 1920 yılında kaleme almıştı, o zamanlar dünya I. Dünya Savaşı’nın etkisi altındaydı. Savaşlar, insanların yaşama hevesine de saldırmıştı. Freud’un acıyı ve yıkımı tekrar tekrar yaşamaya yönelik eğilimi olarak tanımladığı “Tekrarlama Zorlantısı” kavramı da psikanaliz literatürüne bu dönemde dahil olmuştu.
Bugün biz de benzer şekilde ekranlarımızdan soykırımlara, savaşlara ve küresel belirsizliğe tanıklık ederken ruhsallığımızda ölüm dürtüsünün daha da baskın hale geldiğini gözlemleyebiliriz.
Günümüzde insanların giderek eylemsizleşmesi, canlılığa, neşeye, sevgiye yer açmasının daha da zorlaşması, hem bireysel hem de politik nedenler bağlamında ele alınabilir. Ancak ne olursa olsun ölüm dürtüsü üzerine yeniden düşünmeye yönlendirmelidir. Ben de bu yazıda ölüm dürtüsünün bireysel düzlemde odaklansam da yaşamayı zorlaştıran bir dünyada yaşadığımız gerçeğini göz ardı etmediğimi belirtmek isterim.
Bir önceki yazımda bahsettiğim gibi ruhsallığımızda hem ölüm hem de yaşam dürtüsünün birlikteliği söz konusudur. Bu yazı da ölüm dürtüsü neden baskın gelir sorusuna yanıt arayacağım.
Yaşam dürtüsü insanı canlı kılan, arzulamasını sağlayan, bağ kurmasını mümkün kılan yaratıcı ve bağlayıcı ruhsal enerjidir. Ancak ölüm dürtüsü ise bunun aksine bağları koparmayı amaçlayan, yaratıcılığa saldıran, ruhsallığı yaşamın geriliminden, ilişkilerden ve belirsizlikten geri çeken, tüm uyarılmışlığı sıfıra indirmeye çalışan ruhsal enerjidir.
İnsan ölüm dürtüsünün etkisiyle kendi eliyle yeşerttiği güzellikleri, iyi giden şeyleri tam meyve vermeye yaklaştığı an yıkar. Başarıyı reddeder, iyi giden bağlarına saldırır, ilişkilerini zedeler, birçok şeyi yarıda bırakır.. Günümüzde ketlenme, erteleme, bir türlü başlayamama, yarım bırakma gibi şikayetler de aynı tabloda yer alır.
Ölüm Dürtüsü Neden Baskın Gelir?
Bunun birkaç nedeni vardır; ruhsal ekonominin yetersizliği, hayal kırıklığından kaçınmak, yalnızlık, katı bir süperego/cezalandırıcı üstbenlik, haset ve suçluluk.. Ruhsal ekonomi anlayışıyla, ruhsallığımıza yapılan libidinal yatırım yetersiz kaldığında yaşam dürtüsü zayıf kalır.
Ruhsal Ekonominin Yetersizliği
Dünyaya ötekine muhtaç bir acziyetle gözlerimizi açarız, öteki tarafından ruhsal ve fiziksel olarak beslenmeye muhtacızdır. Ancak sadece fiziksel olarak beslenmeyiz ruhsal olarak de besleniriz ve beslenmemiz gerekir. Sevilmemiz, ihtiyaçlarımızın giderilmesi, kendimize bir karşılık bulmamız varlığımızın teyit edilmesi, bizimle oyun oynanması ruhsal olarak beslenmemizin örneğidir. Bu beslenme hali libidinal enerjinin kaynağıdır yani canlılığımızın kaynağıdır. Libidinal enerji; ruhun kendi içine kapanmaktan vazgeçip dış dünyaya, ilişkilere ve üretmeye yönelmesini, yani incinme riskine rağmen yaşama yatırım yapmasını sağlayan yaratıcı ve canlılığın kaynağı olan temel güçtür. Ancak ruhsallığa yapılan yatırım çeşitli sebeplerle yetersiz kaldığında, örneğin kronik bir biçimde yetersiz bakım, ihmal, sevgisizlik, yalnızlık, şiddet, ebeveynlerin depresyonu gibi.. Ruhsallığımız beslenemez ve yaşam enerjisinin gücü zayıflar. Libidinal yatırım yapılmamış ruhsallık ise kendisini yaşamın geriliminden ve ilişkilerden geri çekmek zorunda kalır çünkü yaşamak için yeterli birikimi yoktur.
Yaşamak gerilimdir. Yaşamak, belirsizlikleri, kayıp korkusunu, kontrol edememeyi, bağ kurmayı, eyleme geçmeyi gerektirir. Yaşayabilmek için bu gerilimlere katlanabilmemiz gerekir. Bunları taşımamızı sağlayan şey ise Yaşam dürtüsüdür; bağ kurabilme, olumsuzluklara katlanabilme ve esneyebilme gibi kapasitelerimizdir.
Hayal Kırıklığı Korkusu ve İç Dünyaya Çekilme
Hayal kırıklığı yaşamaktan korkmak, insanı yaşamın belirsizliklerle dolu oyun alanından uzak tutar. İnsanın dış dünyaya ve ilişkilere yöneleceği her an aynı zamanda potansiyel bir hayal kırıklığıdır da. Geçmiş deneyimlerinde taşıması güç ilişkisel yıkımlar biriktiren insanın ruhsallığı, yeni deneyimlere umutla bakamayabilir. Yeni deneyimler belirsizlik içerir ve bunları göğüsleyecek gücü kalmamıştır. Belirsizlik ve yenilikler heyecan verici gelmez aksine tehlikeli gelir. Bu yüzden kendi içine geri çekilir. Hayal kırıklığı yaşamamak adına, hiç yaşamamayı tercih ettiği talihsiz bir pozisyona geriler.
Haset, Ötekinin Canlılığına Duyulan Tahammülsüzlük
Canlılığını yitiren insan, ötekinin yaşam enerjisine ve sunduğu iyiliğe karşı direnç geliştirmeye başlar. Onu seven, dışarıya ve ilişkiye çağıran insanları kendisinden uzaklaştırır, bağlarına saldırır. Kişi, dış dünyanın sunduğu sevgiyi ve canlılığı kontrol edemeyeceğini hisseder, bu iyiliğin ona kendi eksikliğini ve muhtaçlığını hatırlatmasına dayanamaz. Tam meyve verecek olan iyi şeyleri, sırf kendinden değil de dışarıdan geldiği için kendi elleriyle tahrip eder. İyi olanı bozarak, aslında ona ihtiyaç duyma geriliminden de kurtulmuş olur. Böylece ölüm dürtüsünün en belirleyici olan duygusu haset ruhsallığa hakim olur. Haset duygusu, insanın tüm ilişkilerine zarar veren, kendi başarılarını, kazançlarını engelleyen ve öğrenme güçlüklerinin bile kaynağı olan tehlikeli bir duygudur. (Haset duygusu ile ilgili detaylı bir yazı yakında blogda olacak..)
Bilinçdışı Suçluluk Duygusu ve Mazoşist Tatmin
Ölüm dürtüsü ile işbirliği halinde olan duygulardan diğeri de suçluluk duygusudur. Bilinçdışı suçluluk duygusu, kişinin iç dünyasında kendisine mutluluğu ve canlılığı hak etmediğini söyleyen bir içsel yargıç yaratır. Bu yargıç literatürde Süperego olarak adlandırılır. Ruhsallık bu içsel yargıcın emrine uymak için ölüm dürtüsüne teslim olur. Kendi başarısını ve kurduğu iyi bağları sabote ederek bozar ve bundan mazoşist bir tatmin sağlar. Bilinçdışı suçluluk duygusu ve ilkel saldırgan dürtüler, insanın yaşamdan alacağı tatminleri, başarılarını, ilişkilerini, yaşamda ilerlemesini ve hatta maddi manevi kazançlarını ketler.
Süperegonun Şehveti yazımda tam da buna değindim, detaylı içerik için bağlantıya tıklayabilirsiniz.
Ruhsallıkta Ölüm Dürtüsünün Hakimiyetine Dair Belirtiler
Ölüm dürtüsünün etkisi altında kalan insanın olası belirtileri nelerdir ?
Yalnızlık
Yalnzılık insan ruhsallığı için büyük bir dağılma ve yok olma tehdidir. Yukarıda bahsettiğim Katı bir Süperego ise bu yalnızlığa kalkan olmak için de gelişir. Süperego özünde ötekilerin içselleştirilmiş sesleridir, ahlaki yargılarımızın kaynağıdır. Yalnız bir ruhsallık için içeriden onu gözetleyen bir ses olması güven verir. Ancak bu ses sadece içeriden geldiğinde tehlike başlar. Süperego, dış dünyadaki ilişkilerden koparsa oldukça katılaşır. Çünkü güvenli ilişkiler onu yumuşatır, gerçek bir ötekinin kapsayıcı bakışı, ‘o kadar da kötü değilsin’ der ve bu ses zamanla içeri taşınır. Yalnızlık ise bu düzeltici deneyimden mahrum bırakır. Dolayısıyla katı bir süperego, bazen dış dünyadaki acımasız deneyimlerden bazen de yalnızlığın içinden doğar. Bu yüzden kapsayıcı ilişkiler insanın en iyi sığınağıdır.
Mükemmeliyetçilik ve Yaşam Anoreksisi
İlişkilerden ve yaşamdan geri çekilen ruh bunu bazen de mükemmeliyetçilik ve kusursuzluk arayışıyla açıklar, oysa ki mesele yaşamın pürüzlerinden kaynaklanan gerilimi taşıyamayan bir ruhsallıktır. Mükemmeliyetçilik insanın ertelemesinin, bir türlü başlayamamasının da görünür nedenlerindendir. Mükkemmelliyetçilik şikayetiyle gelen bir insanın ruhsallığında mutlaka ona acımasızca yaklaşan katı bir süperego varlığını sürdürüyordur.
Acıdan Zevk Almak ve Yıkıcılık
İşler tam yoluna girmeye başladığında, ilişkiler yolunda iken aniden yarım bırakmak, insanın kendisine koyduğu acımasız kurallardan ve kestiği cezalardan bilinçdışı tatmin sağlamak ruh sağlığı için ciddi bir tehlike sinyalidir. Acıdan zevk alan ruhsallık, müdahale edilmezse eğer kişinin kendisine yönelteceği şiddetin de başlangıcı olabilecektir.
Şiddet, Yaşamın Kaynağına Yapılan Saldırı
Bazen de bunun tam tersi olur ve kişi saldırganlığını kendisine yöneltmek yerine dışarıya yöneltir, canlılığın, yaratıcılığın ve geleceği yeşertecek şeylerin kaynaklarına saldırır. Kadına, çocuğa yönelik şiddet, yaşamın kaynağına yapılan saldırılardır; iyi giden bağlara nefret tohumları ekmek bağların canlılığına saldırıdır. Yaşamın kaynaklarını kurutma arzusu ölüm dürtüsünün en tehlikeli halidir.
Çözüm
Yaşam ve Ölüm Dürtüsünün İşbirliği
Tüm bu sebepler ölüm dürtüsünün sonuçlarıdır ve yine onu besler. Döngü de kendisini böyle sürdürür. Çözüm ise ölüm dürtüsünden kurtulmak değildir, ona asıl işlevini geri vermektir. Yaşama hevesi olan bir ruhsallıkta ölüm dürtüsü varlığını sürdürür ama yaşam dürtüsünün ortağı olarak. Yeni bağların yeşerebilmesi için çürümüş dalları, miadı dolmuş ilişkileri ve bize zarar veren alışkanlıkları kesip atabilecek ruhsal gücün ta kendisidir ölüm dürtüsü. Peki bu iş birliği nasıl mümkün olur?
Ruhsal Bir Yas Tutmak ve Mümkün Olanı Seçmek
Önce bir yas gerekir. Yaşamanın hayal kırıklığı yaşatmayacağına, mutlak doyuma kusursuzlukla ulaşamayacağımıza dair beklentimizin yasını tutmak gerekir. Söylemesi kolay olan bu yası tutabildiğimizde, kusursuzun peşinde koşmaktan vazgeçebilir ve mümkün olanları oldurmaya çalışabiliriz. Rahatsız edici de olsa eksiği gediğiyle gerçek olanı seçmeye başlayabiliriz.
Bağ Kurmak Ve Psikoterapi
Sonra bir temas gerekir. İnsanın dış dünyaya karşı kaybettiği güveni yeniden kazanması, şefkatli ve sağlam bir ötekinin tanıklığıyla mümkündür. Bu bazen bir terapist, bazen gerçek anlamda görüldüğümüzü hissettiren bir ilişki olur. Bağ kurmak katı ruhsallığı yumuşatır ve yeniden dışarıya yönelecek güveni verir. Psikoterapi bu süreçte benzersiz bir yer tutar, çünkü terapist çalıştığı kişiye libidinal bir yatırım yapar. Bu yatırım teknik bir müdahale ile mümkün değildir, terapistin danışana yönelttiği dikkat, merak ve duygusal enerji, zamanla ruhsallığa dışarıdan canlılık taşır. Libidinal yatırım yetersizliği nedeniyle yaşayamayan ruhsallık için bu temas dönüştürücüdür, çünkü terapist bir süre danışan adına yaşam dürtüsünü taşır. Zamanla bu dışarıdan gelen enerji içselleşir ve kişi onu kendi kendisine taşımaya başlar. Psikoterapi, ölüm dürtüsünü yaşam dürtüsüne ilmek ilmek bağlama çalışmasıdır.
Tam bu noktada Psikanalizin insanın olgunlaşmasına, bireyleşmesine ve ruhsal çatışmalarını çözümlemesine sunacağı katkı yadsınamaz. Zira Psikanalitik Psikoterapi insanın adına kararlar almaz, akıl vermez, öğretici olmaz, Bunların yerine ona çok daha kıymetli bir şeyi miras bırakmayı hedefler. Onu yeniden hareket edebilir, çalışabilir ve sevebilir hale gelmesi önündeki ruhsal engelleri kaldırmayı amaçlar. Çünkü insanın düşünebilmesinin ve yaşamasının önündeki engeller kalktığında, kendi arzusunu zaten kendisi bulacaktır.
Psikoterapi sürecinde kişinin kendisine yönelttiği saldırganlığın formu değişir; sanata, üretime, işe ve en önemlisi yeniden bağ kurma cesaretine dönüşür. Terapide anlamlı bir süre çalıştıktan sonra kişi yeniden sevebilir ve çalışabilir hale gelebilir, ancak bunun için de kişinin psikoterapiyi sürdürecek ruhsal güce ve arzuya sahip olması gerekir.
Sonuç Olarak
Mesele yaşamamaya karşı yaşamayı seçmektir. Güvenememeye karşı, güvenebilecek bağlara yönelmektir. Yok etmeye karşı yaşatmayı ve yeşertmeyi seçmeye çabalamaktır. Ve ölüm dürtüsü yok olmayacaktır zaten amaç da bu değil. Amaç ona yeni bir form vermek, yıkıcılığı dönüştürmek, kesip atmayı doğru yere yöneltmek olmalıdır.
Bu da kolay olmayacak, çünkü yaşamak gerçek anlamda zahmetlidir. Belirsizliği göze almayı, hayal kırıklığına açık olmayı, görünmeyi ve bağlanmayı gerektirir. Ancak yine de her şeye rağmen yaşamaya değer kıymetli bir yaşam var önümüzde.
Öte yandan şunu da biliyoruz ki ruhsallık dönüşebilirdir. Sabit değil, canlı ve dinamiktir. Ve bu dönüşüm her zaman bir ilişkinin içinde başlayacaktır, biri bizi gördüğünde, taşıdığında, merak ettiğinde, ilgi duyduğunda içimizde canlılık yeniden başlar. Bu yüzden ilişki kurmak ve yaşamak için her zaman bir neden bulmak tutanacağımız çözüm yoludur.
Klinik Psikolog Efşan Yalçın.
İleri okuma önerisi ve Kaynak
Haz İlkesinin Ötesinde, Sigmund Freud, 1920.