Makaleler
YAŞAMA KARŞI İSTEKSİZLİK; ÖLÜM DÜRTÜSÜNÜN HAKİMİYETİ -2-
Yaşama Karşı İsteksizlik
Freud ölüm dürtüsünden ilk kez bahsettiği Haz İlkesinin Ötesinde eserini 1920 yılında kaleme almıştı, o zamanlar dünya I. Dünya Savaşı’nın etkisi altındaydı. Savaşlar, insanların yaşama hevesine de saldırmıştı. Freud’un acıyı ve yıkımı tekrar tekrar yaşamaya yönelik eğilimi olarak tanımladığı “Tekrarlama Zorlantısı” kavramı da psikanaliz literatürüne bu dönemde dahil olmuştu.
Bugün biz de benzer şekilde ekranlarımızdan soykırımlara, savaşlara ve küresel belirsizliğe tanıklık ederken ruhsallığımızda ölüm dürtüsünün daha da baskın hale geldiğini gözlemleyebiliriz.
Günümüzde insanların giderek eylemsizleşmesi, canlılığa, neşeye, sevgiye yer açmasının daha da zorlaşması durumu hem bireysel hem de politik düzlemde ele alınabilir ve ne olursa olsun yine de bizi ölüm dürtüsü üzerine yeniden düşünmeye yönlendirmelidir. Ben de bu yazıda ölüm dürtüsünün bireysel düzlemde odaklansam da tetikleyici bir dünyada yaşadığımız gerçeğini göz ardı etmediğimi belirtmek isterim.
Bir önceki yazımda bahsettiğim gibi ruhsallığımızda hem ölüm hem de yaşam dürtüsünün birlikteliği söz konusudur. Bu yazı da ölüm dürtüsü neden baskın gelir sorusuna yanıt arayacağım.
İnsan ölüm dürtüsünün etkisiyle kendi eliyle yeşerttiği güzellikleri, iyi giden şeyleri tam meyve vermeye yaklaştığı an yıkar. Başarıyı reddeder, iyi giden bağlarına saldırır, ilişkilerini zedeler, birçok şeyi yarıda bırakır.. Günümüzde ketlenme, erteleme, bir türlü başlayamama, yarım bırakma gibi şikayetler de aynı tabloda yer alır.
Ölüm Dürtüsü Neden Baskın Gelir?
Bunun birkaç nedeni vardır; ruhsal ekonominin yetersizliği, hayal kırıklığından kaçınmak, yalnızlık, katı bir süperego/cezalandırıcı üstbenlik, haset ve suçluluk.. Ruhsal ekonomi anlayışıyla, ruhsallığımıza yapılan libidinal yatırım yetersiz kaldığında yaşam dürtüsü zayıf kalır.
Dünyaya ötekine muhtaç bir acziyetle gözlerimizi açarız, öteki tarafından ruhsal ve fiziksel olarak beslenmeye muhtacızdır. Sevilmemiz, ihtiyaçlarımızın giderilmesi, kendimize bir karşılık bulmamız varlığımızın teyit edilmesi demektir. Bu beslenme hali libidinal enerjinin kaynağıdır, canlılığımızın kaynağıdır. Libidinal enerji; ruhun kendi içine kapanmaktan vazgeçip dış dünyaya, ilişkilere ve üretmeye yönelmesini, yani incinme riskine rağmen yaşama yatırım yapmasını sağlayan yaratıcı ve canlı tutucu temel güçtür. Ruhsallığa yapılan yatırım çeşitli sebeplerle yetersiz kaldığında ruhsallığımızın yaşam enerjisinin gücü zayıflar. Libidinal yatırım yapılmamış ruhsallık kendisini yaşamın geriliminden ve ilişkilerden geri çeker.
Yaşamak gerilimdir. Yaşamak, belirsizlikleri, kayıp korkusunu, kontrol edememeyi, bağ kurmayı, eyleme geçmeyi gerektirir. Yaşayabilmek için bu gerilimlere katlanabilmemiz gerekir. Bunları taşıyamadığımızda, tüm bunlardan geri çekilmek isteriz. Kendimizi, kendi yalnızlığımıza terk etme riskiyle karşılaşırız.
Hayal Kırıklığı Korkusu ve İç Dünyaya Çekilme
Hayal kırıklığı yaşamaktan korkmak insanı yaşamın tekinsiz oyun alanından uzak tutar. İnsanın dış dünyaya ve ilişkilere yöneleceği her an aynı zamanda potansiyel bir hayal kırıklığıdır da. Geçmişinde taşıması güç ilişkisel yıkımlar biriktiren ruhsallığın, yenilerini göğüsleyecek gücü kalmamış olabilir. Belirsizlik ve yenilikler heyecan verici gelmez aksine tehlikeli gelir. Bu yüzden kendi içine çekilir.
Haset: Ötekinin Canlılığına Duyulan Tahammülsüzlük
Canlılığını yitiren insan, ötekinin yaşam enerjisine ve sunduğu iyiliğe karşı direnç geliştirmeye başlar. Böylece ölüm dürtüsünün en belirleyici olan duygusu haset tahta geçer. Kişi, dış dünyanın sunduğu sevgiyi ve canlılığı kontrol edemeyeceğini hisseder, bu iyiliğin ona kendi eksikliğini ve muhtaçlığını hatırlatmasına dayanamaz. Tam meyve verecek olan iyi şeyleri, sırf kendinden değil de dışarıdan geldiği için kendi elleriyle tahrip eder. İyi olanı bozarak, aslında ona ihtiyaç duyma geriliminden de kurtulmuş olur.
Bilinçdışı Suçluluk Duygusu ve Mazoşist Tatmin
Ölüm dürtüsünü besleyen duygulardan diğeri de suçluluk duygusudur. Bilinçdışı suçluluk duygusu, kişinin iç dünyasında kendisine mutluluğu ve canlılığı hak etmediğini söyleyen bir iç yargıç yaratır. Ruhsallık içsel yargıcın emrine uymak için ölüm dürtüsüne teslim olur. Kendi başarısını ve kurduğu iyi bağları sabote ederek bozar ve bundan mazoşist bir tatmin sağlar.
Süperegonun Şehveti yazımda tam da buna değindim.
Ölüm Dürtüsünün Hakimiyetine Dair Belirtiler
Dış dünyanın geriliminden kaçmak için yavaş yavaş kendi içine dönen insan, zamanla dış dünyayla arasına duvar örer. Kendisini kimseye ihtiyacı olmadığına inandıran insanın sahte bağımsızlığı, onun ruhunu besleyecek tek kaynağı olan insanlarla bağlarını kesmesine sebep olur.
Mükemmeliyetçilik ve Yaşam Anoreksisi
İlişkilerden ve yaşamdan geri çekilen ruh bunu mükemmeliyetçilik ve kusursuzluk arayışıyla açıklar, oysa ki mesele yaşamın pürüzlerinden kaynaklanan gerilimi taşıyamamaktır. Mükemmeliyetçilik insanın ertelemesinin, bir türlü başlayamamasının da görünür nedenlerindendir ancak asıl mesele yaşam dürtüsünün yetersizliğidir. Kişi arzulasa da eyleme geçemez, yaşamı çoğunlukla dış dünyada değil iç dünyasının fantezisinde yaşar. Ancak asıl tehlike kişinin artık arzulamamaya başlamasıdır; yani yaşam anoreksisine tutulmasıdır.
Acıdan Zevk Almak ve Yıkıcılık
İşler tam yoluna girmeye başladığında, ilişkiler tam meyve verecekken aniden yarım bırakmak, kendimize koyduğumuz acımasız kurallardan ve kendimize kestiğimiz cezalardan bilinçdışı tatmin sağlamak ruh sağlığımız için ciddi bir tehlike sinyalidir. Acıdan zevk alan ruhsallık müdahale edilmediğinde kişinin kendisine yönelteceği şiddetin başlangıcı olacaktır.
Yaşamın Kaynağına Yapılan Saldırı: Şiddet
Bazen de bunun tam tersi olur ve kişi saldırganlığını kendisine yöneltmek yerine dışarıya yöneltir, canlılığın, yaratıcılığın ve geleceği yeşertecek şeylerin kaynaklarına saldırır. Kadına, çocuğa yönelik şiddet, yaşamın kaynağına yapılan saldırıdır; iyi giden bağlara nefret tohumları ekmek bağların canlılığına saldırıdır. Yaşamın kaynaklarını kurutma arzusu ölüm dürtüsünün en tehlikeli halidir.
Yaşam ve Ölüm Dürtüsünün İşbirliği
Oysaki içimizdeki bu yıkıcı dürtünün asıl işlevi, yaşam dürtüsüyle işbirliği yapıp bizi hayatta tutmasıdır. Çünkü ne sadece ölüm dürtüsü ne de yaşam dürtüsü tek başına bizi hayatta tutmaya yetmez, bizim bunların iş birliğine ihtiyacımız vardır. Sağlıklı bir ruhsallıkta ölüm dürtüsü, yeni bağların yeşerebilmesi için çürümüş dalları, bize zarar veren eski alışkanlıkları ve miadı dolmuş ilişkileri kesip atacak gücün kaynağıdır ve bu anlamda yaşam dürtüsüne destek olur, nitekim yeniye, canlılığa yer açmak için eskiden arınmamız ve budayabilmemiz gerekir.
Ruhsal Bir Yas Tutmak ve Gerçek Olanı Seçmek
Bu tablonun çözümleri üzerine düşündüğümde ilk akla gelen yas tutmak oldu; yaşadığımızda hayal kırıklığına uğrayacak olmamızın, mutlak doyuma ulaşamayacak olmamızın yasını tutmamız gerekir. İmkansız bir kusursuzluğun beklentisinde zamanla solmak yerine gerçekten yaşamak için pürüzlü de olsa, rahatsız edici de olsa eksik ama gerçek olanı seçmeliyiz. Cansızlığın dondurduğu güvenli yaşama karşı, dış dünyada seçeceğimiz oyun alanlarına yönelmek kendimize vereceğimiz en büyük armağan olacaktır.
Psikoterapi: Ölüm Dürtüsüne Yeni Bir Form Vermek
Bir diğer çözüm ise gerekçi ve kalıcı bir süreç olarak psikoterapinin desteğidir. Çünkü insan ruhsallığı ilişkiselliğe dayalı olduğu için, ruh sağlığına ulaşmak her zaman tek başına mümkün olamıyor. İnsan, dış dünyaya karşı kaybettiği güveni yine şefkatli, sağlam ve güvenli bir ötekinin tanıklığıyla kazanabilir. Psikoterapinin en temel amacı tam olarak budur, ölüm dürtüsünü ilmek ilmek yaşam dürtüsüne bağlamak üzere bir çalışma yürütür. Çözüm, ölüm dürtüsüne yeni bir form vermektir. Psikoterapi sürecinde kişinin kendisine yönelttiği saldırganlığın formu değişir; sanata, üretime, işe ve en önemlisi yeniden bağ kurma cesaretine dönüşür. Anlamlı bir süre çalıştıktan sonra kişi yeniden sevebilir ve çalışabilir hale gelir, ancak bu, kişi istediği sürece mümkün olabilecektir.
Sonuç olarak geriye bir soru daha kalıyor; “tüm bu acı verici tabloya rağmen insan neden canlılığı seçmek yerine, kendi içindeki yargılayıcı, suçlayıcı üstbenliğine sadık kalmayı tercih eder? Bir cellatla yaşamayı, neden mutlak yalnızlığa ve boşluğa tercih eder ? Ölüm dürtüsünün en büyük nedenlerinden biri olan katı bir süperegonun varlığını anlamak, ölüm dürtüsünü anlamanın en etkili yollarından biri olacak. Ve Freud’un da dediği gibi”Katı bir süperego, ölüm dürtüsünün ruhsallıktaki saf kültürüdür.” Bu sorunun yanıtını, serinin bir sonraki yazısında yazımda ele alacağım.
Eşliğiniz için teşekkür ederim,
Klinik Psikolog Efşan Yalçın.