Makaleler
Suçluluk Duygusu Yüzünden Suç İşlemek: Suçluluk Duygusu Nasıl Geçer?
Suçluluk Duygusu Yüzünden Suç İşlemek: Suçluluk Duygusu Nasıl Geçer?
Suçluluğun somut bir davranıştan sonra yaşandığı düşünülse de suçluluk duygusu çoğunlukla davranıştan önce zaten ruhsallıktadır. Kimi suçlar da tam olarak bu sebeple işlenir.
Davranıştan bağımsız var olan suçluluk, bilinçdışı bir suçluluktur. Kaynağı belirsizdir. Bu suçluluk ruhsallıkta başıboş gezer, bir nesneye, bir eyleme, bir temsile bağlanamaz. İnsanın “içimde tuhaf bir his var, bir huzursuzluk var” derken yaşadığı çoğu zaman budur, nereden geldiğini bilmeden taşıdığı, adını koyamadığı bir yük. Bir davranışın ardından ortaya çıkan suçluluğa göre daha ilkeldir ve çoğunlukla tanımlanamaz.
İlkel suçluluk duygusu erken döneme dayanır. Muhatabı bugünde değildir. Sevginin ve nefretin henüz aynı nesnede buluşamadığı, dünyanın iyi ve kötüye ayrıldığı, düşünmekle yapmanın eşdeğer hissettirdiği çocuksu zamanlardan mirastır.
Bu suçluluk kişiyi kendi kendini cezalandırdığı melankolik bir döngüye çeker. Kişinin bizzat “kötü”, “kusurlu” ya da “yıkıcı” olduğu inancını oluşturur. İçerideki acımasız ve talepkâr yargıç, ruhsallığı felç eder. Kişi yaptığından dolayı suçlu hissetmekten önce, içindeki zulmedici sesten gelecek cezadan korkar. Bu yüzden suçluluk duygusunu hafifletme çabaları da hep yetersiz kalır.
Kaynağı belirsiz olan suçluluk duyguları kişi için oldukça dayanılmazdır. Bu sebeple daha katlanılır hale gelmesi için kendisine gidip yerleşebileceği, somutlaşabileceği suçlulukları dış dünyada arar. Kişi ortada hiçbir sebep yokken bir mesele yaratabilir, kışkırtır, çatışmaya girer, suça yaklaşır. Suçu işlemek ve ceza almak rahatlatıcı olur. Böylece dayanılmaz ve başıboş olan suçluluk duygusu, çekilecek bir cezaya ve denetlenebilecek gerçek bir suçluluğa kavuşur.
Freud (1916) bunu şöyle anlatır:
“Analiz çalışması o zaman şu şaşırtıcı sonucu verdi: bu fiiller her şeyden önce yasak oldukları için işleniyordu, çünkü icraları faile ruhsal bir hafifleme sağlıyordu. İnsan, kaynağı bilinmeyen, bastıran bir suçluluk duygusundan muzdaripti ve bir suç işledikten sonra bu basınç hafifliyordu. Suçluluk duygusu hiç değilse bir biçimde bir yere yerleştirilmiş oluyordu.”
Ancak Freud makalesinde bir konuda uyarır, bu durum tüm suçluları kapsamaz.
- Bir kısım suçlu, içlerinde hiçbir zaman bir vicdan ve ahlaki ket oluşmadığı için suç işler.
- İkinci grup kendisinini haklı görenlerdir, toplumla çatışma içinde olan ve eylemini meşru sayan insanlar. Bunlar suç işlerken suçluluk taşımaz, çünkü kendi gözlerinde yanlış bir şey yapmıyorlardır.
- Üçüncü grup ise yazının başından beri anlattığım, bilinçdışı bir suçluluk yüzünden cezayı arayanlardır. Freud’a göre cezanın asıl muhatabı da çoğunluğu oluşturan bu gruptur. Freud bu motivasyonun hesaba katılmasıyla suçlunun psikolojisindeki karanlık noktaların aydınlanabileceğini, cezanın da yeni bir psikolojik zemine oturabileceğini söyler. Suçun kaynağında önceden var olan bir suçluluk varsa, ceza failin kaçtığı şey olmaktan çıkar, aradığı şeyin kendisine dönüşür.
Suç ve İtiraf Zorlantısı
Theodor Reik bu tablonun bir adım ötesine bakar ve itiraf zorlantısından söz eder. Suç işlendikten sonra ne olur? Suçluluğuna ceza arayan insan suçu işlemekle yetinmez, ardından yakalanmayı beklemeye başlar. Suçluluk fiilden sonra da failin peşini bırakmaz, onu itirafa, yakalanmaya doğru iter. Suç, suçluluğa bir adres vermiştir, ama ödenmesi gereken bedel hala beklemektedir. İtiraf, yakalanma ve ceza bedelin ödenmesidir, fail cezayı almadan rahatlayamaz.
Suçlunun olay yerine geri dönmesi, gereği yokken iz bırakması, kendini ele veren kazara hatalar bilinçdışı bir yakalanma arzusunun izleridir.
İlkel Suçluluktan Olgun Suçluluğa
Buna karşılık, olgun ya da “normal” diyebileceğimiz suçluluk duygusunun gelişimiyle birlikte suçluluk içeriden dışarıya doğru yönelir. Somut bir eylemin, bir ihlalin ya da ötekine verilen gerçek bir zararın ardından ortaya çıkar.
Olgun suçluluğun muhatabı bellidir, insan verdiği hasarın farkındadır. İlkel suçluluk kişiyi kendi içine hapsederken, olgun suçluluk da kişi ötekine yönelir; sahici bir pişmanlık, yas ve şefkat yaşayabilir. İlkel suçluluk kişiyi içindeki cezalandırıcıyla meşgul ederken, olgun suçluluk sorumluluk almasını sağlar. Olgun suçluluk, yaratıcı bir suçluluktur; insan ötekine verdiği zararı, kırılan dökülenleri onarmaya yöneltir. Hatta çoğu sanat eseri de bu suçluluğun onarımı yolunca ortaya çıkar. Başka bir deyişle ilkel suçluluk evrimleşmiş, olgunlaşmıştır ve kişi suçluluğunu bir yaratım faaliyetleriyle hafifletir. Dolayısıyla suçluluk duygusu içerisinde onarım kapasitesi olduğu müddetçe gerekli bir duygudur.
Olgun suçluluk, Depresif Hissedebilmektir
İlkel suçluluğun yerini olgun suçluluğun alması, bilişsel bir ikna sürecinden çok ruhsal bir olgunlaşma meselesidir. Bu olgunlaşma, ruhsallığın depresif konuma geçmesiyle mümkün olabilir. Melanie Klein’a göre depresif konuma geçiş, insanın bölünmüşlükten bütünlüğe doğru olgunlaştığı bir yolculuktur.
Erken dönemde dünya ve öteki “tamamen iyi” ve “tamamen kötü” olarak ikiye bölünmüştür, öfke duyulan ile sığınılan nesne aynı kişi değildir. Depresif konuma geçildiğinde ise ruhsallık dehşet verici de olsa olgunlaştırıcı bir gerçekle yüzleşir: nefret ettiği “kötü” kişi ile sevdiği, bağlandığı “iyi” kişi aslında aynı kişidir.
Bu kavrayışla birlikte suçluluk duygusu olgunlaşmaya başlar. Kişinin kaygısı “Bana ne yapacaklar, cezalandırılacak mıyım?” korkusu olmaktan çıkar, “Sevdiğim kişiye ne yaptım, ona zarar verdim mi?” endişesine dönüşür. İlkel suçluluk kişiyi kendi içine kilitlerken, olgun suçluluk yüzünü dışarıya, ötekine döner. Yani yargı, sevgiden doğar.
Onarım Kapasitesi
Onarım kapasitesi de böylece gelişmeye başlar. Onarım, insanın kendi yıkıcı fantezilerini fark edebilmesiyle, bunun yasını tutabilmesiyle, pişmanlık ve şefkat duyabilmesiyle doğar. İnsan onardıkça suçluluk duyguları yatışır, yaşama dair umudu artar.
Cezadan Onarıma; Suçluluk Duygusu Nasıl Geçer?
Peki bu suçluluk nasıl geçer? Psikanalitik çalışma suçluluğun geçmesini hedeflemez, onun işlenmesini, sindirilmesini, dönüşmesini hedefler. İnsanın nedenini bilmeden kendini mahkum ettiği karanlık mahkeme salonu aydınlandığında, bilinçdışı suçluluk kontrolsüz bir biçimde eyleme dökülen dürtü olmaktan çıkar, üzerine düşünülebilen, konuşulabilen bir malzemeye dönüşür. Bu yüzden suçluluk duygusuyla çalışırken mantıksal telkinler ve yüzeysel müdahaleler uzun vadede yardımcı olamaz.. Suçluluğun olgunlaşması ancak insanı ruhsal olarak olgunlaştıracak bir çalışmayla mümkündür. Bu olgunlaşmadan kasıt, gelişimsel bir olgunlaşmadır. İlkel duyguların yerini işlenmiş ve gelişmiş duygulara bırakmasıdır.
Ceza İhtiyacı ve Onarım Farkı
Ceza, insanı içindeki kötülüğü yok etmek için kendini bitirmeye çağıran edilgen ve yıkıcı bir teslimiyettir. Onarım ise etkin, yaratıcı bir kapasitedir, insanı verdiği zararın sorumluluğunu aldırır. Suçluluğun olgunlaşması, cezadan onarıma uzanan bu süreçtir.
Amaç katı süperegonun saldırganlığını, alıp yol gösterici bir konuma taşınması olmalıdır. Bu dönüşüm çoğu zaman bir ötekinin varlığıyla mümkün olur. Zira Süperegonun kendisi de bir ötekinin varlığında şekillenir. Süperego insanın içsel yasasıdır. İnsan yıkılmayan, sarsılmayan ama sınır koyabilen bir öteki bulduğunda, terapötik ilişkide olduğu gibi, içindeki denetimsiz suçluluk dönüşmeye başlar.
Detaylı Bilgi İçin İletişime Geçebilirsiniz
Klinik Psikolog Efşan Yalçın
Kaynakça
Freud, S. (1916). Some character-types met with in psycho-analytic work.
Grinberg, L. (1964). Two kinds of guilt: Their relations with normal and pathological aspects of mourning.
Klein, M. (1940). Mourning and its relation to manic-depressive states. Love, Guilt and Reparation and Other Works 1921–1945.
Reik, T. (1925). Geständniszwang und Strafbedürfnis. Leipzig: Internationaler Psychoanalytischer Verlag.
Reik, T. (1932). Der unbekannte Mörder. Wien: Internationaler Psychoanalytischer Verlag.